BBC eleştirmenlerine göre 2023’ün en iyi 20 filmi

BBC Culture eleştirmenleri Nicholas Barber ve Caryn James, Barbie, Oppenheimer, Maestro ve Killers of the Flower Moon da dahil olmak üzere yılın öne çıkan 20 filmini listeledi.

Bu listedeki numaralandırma sıralamayı temsil etmiyor; yalnızca listelemede kolaylaştırmayı sağlamak için kullanılıyor.

  • BBC eleştirmenlerine göre 2023’ün en iyi 18 dizisi

1. Saint Omer

Irk, sınıf ve annelik üzerine bu sert mizaçlı, yürek parçalayıcı drama, geçen sene Fransa adına Oscar’da yarıştı, neden aday gösterilmediği konusunda hala şaşkınım. Alice Diop’un belgesel deneyimini iyi bir şekilde kullandığı yapımda hikâye, Fransa’da bebeğini ölüme terk etmekle suçlanan Senegalli genç bir kadının gerçek hayattaki davasına dayanıyor. Diop’un yarattığı Rama karakteri davaya tanıklık etmek için Saint Omer kasabasına giden hamile bir roman yazarı. Diop’un kendi şüphelerini ve korkularını canlandırıyor.

Yargılanan anne Laurence rolünde Guslagie Malanda doğal olmayan bir sakinlikte, neredeyse teslimiyet içinde donup kalmış birisi. Rama rolündeki Kayije Kagame, donuk yüzlü biri olsa da, izlerken aklından geçenleri ve kalbinin çarpışını görmenizi sağlıyor.

Diop diyaloglarını mahkeme tutanaklarına dayandırmış ama sonuç, sayfalardaki kuru gerçeklerin çok ötesine geçerek ekranda iki derin ve canlı kadınla büyüleyici bir film yaratmış. (CJ)

2. Holy Spider

Ali Abbasi’nin tüyler ürpertici Holy Spider filmi, 2000 ve 2001 yıllarında İran’ın kutsal şehri Meşhed’de 16 seks işçisini öldüren evli bir inşaatçının (Mehdi Bajestani) gerçek hikâyesine dayanıyor.

Zar Amir Ebrahimi’nin (Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı) suçları araştıran kararlı gazeteciyi canlandırdığı film, ilk bakışta Kuzuların Sessizliği ve gibi seri katil dramalarının atmosferik bir benzeri gibi görünüyor. İşin kışkırtıcı yanı ise bazı vatandaşların ve politikacıların katili yerel bir kahraman olarak görmeleri. Genel heyecanın ardında Holy Spider, Mahsa Amini protestolarının ardından daha da zekice görünen, toplum genelindeki kadın düşmanlığına dönük bir inceleme. (NB)

3. Polite Society

Nida Manzoor’un (We are Lady Parts’tan da tanıyacağımız) filmi, bir kültür çatışması komedisi ve korku öğeleri de içeren yılın en taze ve izlemesi en eğlenceli filmlerinden biri. Manzoor’un ilk yaratıcı seçimi, dublör olmaya kararlı Pakistan asıllı Londralı bir kız olan Ria (Priya Kansara) gibi beklenmedik bir genç kahraman yaratmak ve filme dövüş sanatları yeteneği ve aksiyon katmak.

Ria’nın ablasının, Ria’nın göründüğü gibi olmadığından şüphelendiği zengin ve yakışıklı bir adamla evlenmeye karar vermesiyle işleri iyice kızışır. Damadın aşırı kontrolcü annesinin Disney kötü karakterlerine yakışır uğursuz bir gülümsemesi vardır.

Saçma unsurlar arttıkça film, Ria’nın düğünü engellemek için yaptığı komik planlardan Bollywoodvari dans sahnesine ve anlayışlı ebeveynlerinin incelikli portrelerine kadar tüm unsurlarını neşeyle harmanlayarak akıllı ve son derece keyifli bir ele avuca sığmayan karakter yaratıyor. (CJ)

4. How to Blow Up a Pipeline

Andreas Malm’ın kurgusal olmayan kitabından esinlenen, bu dayanılmaz gerilimlere sahip bağımsız film, Texas’ın batısındaki bir petrol boru hattını bombalamayı planlayan bir grup eko-aktivisti tanıtıyor. Hepsi kirlilikten, kurumsal hırslardan ve iklim krizinden zarar görmüş bu insanlar, bu eylemin mücadele edebilmelerinin tek yolu olduğuna inanmakta.

Daniel Goldhaber’in karakterleri Texas’a götüren geçmiş hikayeleri arasında gidip gelen filmi başta Rezervuar Köpekleri olmak üzere birçok klasik soygun filmini anımsatıyor. Ama bazı önemli farklılıklar var. Suçlular hırslarıyla motive olmuyor. Amatör bomba yapımlarının ayrıntıları büyüleyici derecede spesifik. Patlayıcı kimyasallarla uğraşan bu karakterler her zaman kendilerini kazara öldürme tehlikesi altındalar. (NB)

5. Past Lives

Celine Song’un hoş ve incelikli ilk uzun metrajlı filmi, türün klişelerini reddeden bir aşk hikâyesi.

Nora (Greta Lee) ve Hae Sung (Teo Yoo), ailesi Kanada’ya göç edene kadar çocukken Kore’de birbirlerine sonsuza dek sıkı sıkıya bağlı olan en iyi arkadaşlardır. Yıllar sonra, Nora evlenip New York’ta yaşamaya başladığında, Hae Sung onun hayatına yeniden girer.

Yeniden bir araya gelmeleri ilk başta tereddütlüdür ve New York’taki buluşmaları keskin bir gerçekçilikle birlikte derin duygularla doludur. Çünkü film Nora için hem uzun zaman önce yaşanan aşkın cazibesini hem de Arthur’la (John Magaro) olan evliliğinin gücünü kabul eder. Song, Nora ve Hae Sung’un ustalıkla resmedilen ilişkileri aracılığıyla hafıza ve kültürel kimlik temalarını da ortaya çıkarıyor.

Ama asıl baskın ve kalıcı olan aşk hikayesi, romantizmin her zaman yağmurda bir öpücüğe yol açmadığını gösteriyor. Çünkü romantizm bazen de güzel bir hüzünle sarmalanır. (CJ)

6. Suzume

Suzume, Japonya’nın dört bir yanındaki terk edilmiş kasabalardaki terk edilmiş kapıların başka bir boyuta açılan portallar olarak kullanılabileceğini keşfeden genç bir kızdır. Şimdi, sandalyeye dönüştürülmüş bir çocuk ve tanrıça olabilecek, konuşan bir kedi yavrusunun yardımıyla, yıkıcı bir canavarın bu kapılardan geçmesini engellemek ona kalmıştır.

Evet, Makoto Shinkai’nin (Your Name ve Weathering with You’dan tanıyacağınız) yeni kıyamet animesi göz kamaştırıcı bir hayal gücü başarısı. Ancak yazar-yönetmen büyülü fanteziyi sıcaklık, mizah ve ülkesi için duyduğu derin endişeyle dengeliyor.

Suzume’nin efsanevi maceraları muhteşem bir şekilde resmedilmiş, tanınabilir bir Japonya’da geçiyor. O ve arkadaşları, sandalyeye dönüştürülen çocuk da dahil, sıradan umutları ve pişmanlıkları olan sıradan insanlar. (NB)

7. Oppenheimer

Christopher Nolan’ın muhteşem filmi kariyerinin en iyileri arasında yer alıyor. Diğer filmlerine kattığı tüm unsurları – Kara Şövalye üçlemesinin uçucu aksiyonu, Memento’nun ussal katmanları ve Inception’ın sürükleyici anlatımı – hayatının geri kalanında eylemlerinin ahlaki sonuçlarıyla boğuşan, atom bombasının babası olarak bilinen fizikçi, tartışmalı J Robert Oppenheimer’ın (Cillian Murphy) bu karakter çalışmasında bir araya getiriyor.

Nolan, bombanın ilk denemesini ateşli bir gerilimle anlatıyor ve Oppenheimer’ın siyasi hırslara sahip rakibi, bürokrat Lewis Strauss’u (Robert Downey Jr), bilim insanının savaş sonrası yaşamını gölgeleyen komünist ilişkilere dair uydurulan şüpheleri bir drama ile örüyor.

Nolan uzun zaman önce sanatsal başarı ile ticari başarı arasındaki dengeyi kurmakta ustalaştı ve Oppenheimer hem yeni hayal edilmiş hem de son derece popüler bir filmin en iyi örneği olarak duruyor. (CJ)

8. Broker

Broker, Hirokazu Kore-eda’nın (Shoplifters) önceki filmleri kadar sert ve incelikli. Ama aynı zamanda en komik, en kalabalıkları memnun eden işi. Japon yazar-yönetmenin ilk Kore yapımı işi, Little Miss Sunshine’ı ve Coen kardeşlerin suç filmlerini anımsatan romantik bir yol filmi.

Parasite’tan Song Kang Ho, alışılmadık bir ek işi olan Busanlı bir çamaşırhane sahibini canlandırıyor. Koca yürekli bir yardımcısının yardımıyla, yasal evlat edinme sürecini atlatmak isteyen çiftlere istenmeyen bebekleri satıyor. Ancak kahramanımız çocuk için ideal ebeveynler olduklarından emin olduktan sonra bunu yapıyor.

Bir bebeğin öz annesi bu işe dahil olmak istediğinde ve iki polis dedektifi onları takip etmeye başladığında, gizli nedenler ortaya çıkıyor, sempatiler değişiyor ve gizemler de derinleşiyor. Dokunaklı, zarif bir şekilde kurgulanmış finale kadar da tehlikeler çoğalıyor. (NB)

9. Anatomy of a Fall

Bu yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan Justine Triet’nin kocasını öldürmekle suçlanan bir yazar hakkındaki bu draması, parlak bir oksimoron. Asla bulunamayacak gerçekleri araştırırken bile dikkat çekici bir netlikle yapılmış bir film.

Sandra Huller, kocası Fransız Alpleri’ndeki evlerinin penceresinden yuvarlanarak ölen, Sandra adındaki sanığı canlandırıyor. Olayın kaza mı, intihar mı yoksa cinayet mi olduğu sorusu filmin konusunu ve mahkeme sahnelerini şekillendiriyor ama filmin merkezinde çiftin çatırdayan evliliği ve Sandra’nın sert kişiliği var. Huller’in cesur ve özgün performansı, Sandra’nın bağımsızlığını, bencilliğini ve yalanlarını ortaya çıkarırken bile onu esrarengiz kılıyor.

Gerçeğin muğlaklığı, çiftin 11 yaşındaki oğlunun güdülerine kadar uzanıyor; çocuğun hem babasının anısına hem de annesinin tehlikede oluşuna sempati duyan bu film, soğukkanlı bir şekilde tarafsız, karlı manzarası kadar güzel. (CJ)

10. Reality

Haziran 2017’de FBI ajanları, gizli bir belgeyi basına sızdıran ABD Hükümeti çevirmeni Reality Winner’ın (her ne kadar olası görünmese de gerçek adı bu) evini ziyaret etti. Tina Satter’ın ustalıkla çektiği bu ilk film, Sydney Sweeney’nin başrolde olduğu karşılaşmayı dramatize ediyor. Diyaloglar ise o sırada yapılan kayıtlardan alınıyor. Bunun anlamı, ölçülü sorgulamanın gerçek konuşmanın tekrarlarına ve tereddütlerine sahip olması. Bu da Reality’yi gerçekliğe daha yakın kılıyor, ancak aynı zamanda garip bir şekilde de kabus gibi.

Film, bir sanat enstalasyonu, bir belgesel ve sinir bozucu bir korku filmi arasında bir yerde. Bazı haber kaynakları Winner’ı radikal bir hain olarak damgalasa da Satter’ın akıldan çıkmayan filmi, çıplak beyaz bir odada kendisinden iki kat büyük iki adamla kapana kısılan savunmasız, kafası karışık ama cesur bir genç kadını anlatıyor. (NB)

Martin Scorsese’nin epik işi, bugüne kadar yaptığı her şey kadar iddialı. David Grann’ın 1920’lerin Oklahoma’sında petrol zengini Osage kabilesinin onlarca üyesinin öldürülmesiyle ilgili kurgusal olmayan kitabından yola çıkıyor.

Scorsese, bir evliliğin, gücün ve paranın dudak uçuklatan hikayesini, geniş bir Western manzarasının ve tüm şiddeti, ırkçılığı ve etnik nefretiyle dönemin kültürel derinliklerinin içine yerleştiriyor.

Filmin başrol oyuncuları büyüleyici derece iyi performanslar sergiliyorlar ki bu da çok şey ifade ediyor. Robert De Niro, güçlü sığır baronu William Hale rolünde sert ve duygusuz; Leonardo DiCaprio ise paralı asker yeğeni Ernest rolünde capcanlı.

Lily Gladstone, Ernest’in evlendiği ve Osage ulusunun bir parçası olarak sahip olduğu para için öldürmeyi planladığı Mollie’yi dingin bir belagatle canlandırıyor. Scorsese ile Gladstone hikayenin kalbindeki Mollie’nin gerçek hayat hikâyesinin hakkını veriyor. (CJ)

12. Barbie

Margot Robbie ve Ryan Gosling, marka bir ürünün şeker rengindeki reklamında plastik oyuncakları oynayarak Oscar’a aday olabilirler mi? Şu ana kadar 2023’ün en yüksek gişe hasılatını elde eden ve aynı zamanda bir kadın yönetmenin tek başına yöneterek en yüksek gişe hasılatına ulaştığı filmin başarısı göz önüne alındığında bu kesinlikle mümkün. Ve bu filmin elde ettiği başarıdan sadece ikisi.

Barbie, bebekleri üreten Mattel şirketi tarafından denetlendi. Ancak yönetmeni ve ortak senaristi Greta Gerwig’e kendi ilginç vizyonunu perdeye taşıma özgürlüğü tanınmış gibi görünüyor. Barbie gerçekten komik ve iyi hissettiren bir komedi. Bugünlerde sinemalarda bunlardan ne kadar görüyoruz ki? (NB)

13. American Fiction

Yazar ve yönetmen Cord Jefferson, cesur ilk filminde, incelikli bir aile dramını, ırkçı klişelerin gösterişli ve komik bir hicviyle harmanlıyor.

Jeffrey Wright, kültürün durumundan tiksinen ve siyahların indirgeyici imajlarından bıkan bir romancı ve akademisyen olarak mükemmel dengeli bir performansla filmin temelini oluşturuyor. Ve her klişeye çanak tutan bir kitap yazarak öfkeyle kaleme aldığı alaycı üslubunun en çok satanlar listesine girmesini sağlıyor. Aynı zamanda, Leslie Uggams’ın dokunaklılık ve zarafetle canlandırdığı annesiyle ve Tracee Ellis Ross ve Sterling K Brown’ın mükemmel oyunculuklarla canlandırdığı kardeşleriyle uğraşıyor.

Percival Everett’in 2001 tarihli romanı Erasure’dan uyarlanan film, yayıncıları ve ırkçı akademik camiayı fazla karikatürize ederek kolay hedef haline getiriyor fakat Jefferson’ın becerisi American Fiction’ı yine de yılın en cesur komedi-dramalarından biri yapıyor. (CJ)

14. The Creator

Tekrar tekrar kullanılmış, onlarca yıllık bir fikri mülkiyetin uyarlaması veya yeniden yapılması yerine, bir değişiklikle orijinal bir bilim kurgu gişe filmi olarak görmek ne güzel. Daha da iyisi, The Creator, bu tür filmlerin çoğunun bariz bir şekilde franchise kurma girişimleri olduğu bir zamanda, tek seferlik bağımsız bir film olarak çalışıyor.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Gareth Edwards’ın (Rogue One: A Star Wars Story) üstlendiği film, insanlığın yapay zekalı robotlara karşı hayatta kalma mücadelesi verdiği ve bir komandoya (John David Washington) düşmanın nihai silahını yok etme görevinin verildiği çok yakın bir gelecekte geçiyor.

The Terminator, Blade Runner ve The Matrix gibi filmlerin de benzer önermeleri vardı elbette ama Edwards kendine has kasvetli bir ruh haliyle ve en uçuk androidleri ve uzay gemilerini bile gerçekmiş gibi gösteren puslu görüntülerle cesur bir savaş destanı yaratmış. (NB)

15. Origin

Ava DuVernay’in son derece ilgi çekici ve duygusal açıdan sarsıcı filmi Origin, ancak onun hayal gücüne ve vizyonuna sahip bir sinemacının yapabileceği bir şey. Aunjanue Ellis’in Wilkerson rolündeki performansı hem ussal hem de içten bir karakter yaratıyor.

Ve film, Isabel Wilkerson’ın kurgusal olmayan Kast isimli kitabın kapsamlı tarihsel argümanını her zaman göz önünde tutarak, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin kitap yakmasından, 20. Yüzyıl Hindistan’ında dokunulmazların kanalizasyon temizlemesine ve 2012’de siyahi genç Trayvon Martin’in öldürülmesine kadar ABD’yi dehşete düşüren sahnelerle dramatik bir şekil veriyor.

DuVernay, When They See Us dizisinde yaptığı gibi burada da gerçekliği son derece dokunaklı bir dramaya dönüştürüyor. (CJ)

16. The Holdovers

1970 Noel’i. Küskün bir genç (Dominic Sessa) Noel tatilini büyük yatılı okulunda arkadaşsız ve ailesiz geçirmek zorunda kalınca, ona bakmak huysuz bir klasik öğretmeni (Paul Giamatti) ve yaslı bir aşçıya (Da’Vine Joy Randolph) düşer. Senaristi David Hemingson’ın espriler ve renklerle dolu bu sıcak bayram komedisi Alexander Payne tarafından yönetiliyor.

Tonu, rahat ortamı ve dönemsel kurgusu nedeniyle 1970’lerin bağımsız klasikleriyle karşılaştırılan Holdovers, Payne, Richard Linklater ve Noah Baumbach gibi isimlerin nispeten sıradan insanlar hakkında orta bütçeli, yetişkin komedi dramaları yapmalarının alışık olduğu 2000’lerin başına da hoş bir geri dönüş.

Gerçekten de Payne ve Giamatti 2004 yılında Sideways’te birlikte çalışmışlardı ve The Holdovers o zamandan beri ikisinin de dahil olduğu en keyifli proje olabilir. (NB)

17. All of Us Strangers

Andrew Haigh, 45 Years ve Weekend gibi filmleriyle zaten kendisini büyük bir hassasiyete sahip bir yazar-yönetmen olarak kanıtlamıştı, ancak All of Us Strangers onu yeni bir seviyeye taşıyor.

Andrew Scott, enerji ve kırılganlıkla Paul Mescal tarafından canlandırılan genç bir adamla ilişkiye başlayan orta yaşlı yazar Adam rolünde hiç bu kadar iyi ya da dokunaklı olmamıştı. Ölen ebeveynleri (Claire Foy ve Jamie Bell) hakkında yazan Adam, onun 12’nci yaşından beri hiç yaşlanmamış olmalarına rağmen geçmişe gidip onlarla bir yetişkin olarak buluşabileceğini hayal ediyor.

Adam’ın çocukluk evinden Londra’daki yüksek katlı sade dairesine kadar ruhani bir nitelik yaratmak için güzel bir şekilde çekilen film, bir hayalet hikayesi değil, hafızaya ve aşk ve kaybın acısına daldıran, fevkalade biçimde duygusallığı reddeden ve kahramanın geçmişinde ve bugününde sert bir biçimde gerçek duygular yaratan bir film. (CJ)

18. Poor Things

The Favourite, Yorgos Lanthimos tarafından yönetildi, Tony McNamara tarafından yazıldı ve başrolünde Emma Stone vardı. Şimdi üçü, Alasdair Gray’in muhteşem çizgi romanının şamatalı bir uyarlaması olan Poor Things için yeniden bir araya geldi

Film The Favourite’tan bile daha yaratıcı ve abartılı. Stone, Frankenstein benzeri bir bilim insanı (Willem Dafoe) tarafından hayata döndürülen boğulmuş bir kadın olan Bella’yı canlandırıyor. Bella’nın önceki varoluşuna dair hiçbir anısı olmadığı gibi, hiçbir takıntısı ya da çekingenliği de yoktur Dolayısıyla Emma da Viktorya Dönemi Avrupası’nın geleneklerini bir kenara itebilir.

Stone, korkusuz Bella rolünde muhteşem bir şekilde tuhaf duruyor. Yine de bu eğlenceli peri masalının tuhaflığının altında bir yerlerde, kadınların ataerkil bir toplum tarafından nasıl bağlandığına dair keskin bir yorum var. (NB)

19. The Boy and the Heron

Animasyon ustası, Studio Ghibli’nin kurucularından Hayao Miyazaki, on yıl aradan sonra, gerçeklik ve fantezi arasında gidip gelen, kendi hayatından ve önceki filmlerinden birçok parçayı bir araya getiren göz kamaştırıcı, görkemli bir eserle geri dönüyor.

82 yaşındaki Miyazaki’nin İkinci Dünya Savaşı döneminde kendi çocukluğunda geçen hikaye, annesi Tokyo’da bir bombayla öldürülen ve babası Japon askeri uçakları üreten bir şirkette çalışan Mahito adlı bir çocuğa odaklanıyor. Spirited Away (2001) ve Howl’s Moving Castle’ın (2004) kahramanları gibi Mahito da annesinin onu çağırabileceği, uğursuz dev pembe muhabbet kuşları ve diğer tehlikelerle karşılaştığı büyülü ve çoğu zaman ürkütücü bir dünyaya giriyor.

Film, yalnız ve korkusuz Mahito aracılığıyla, Miyazaki’nin kusursuz üslubuyla, hassas güzellikte ve renklerde elle çizilmiş görüntülerle kederi ve yaşamla ölüm arasındaki bulanık çizgiyi irdeliyor. (CJ)

Bradley Cooper ilk yönetmenlik denemesi A Star Is Born’un ardından, müzik dünyasındaki aşkı derinlemesine anlatan bir başka filmle, sadece kamera arkasına geçen bir aktör değil, kendi başına önemli bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor.

Leonard Bernstein’ın canlı ve teknik açıdan göz kamaştırıcı biyografisini konu alan film, besteci ve orkestra şefinin en ünlü başarılarından bazılarını (Batı Yakası Hikayesi’ni bestelemek gibi) görmezden gelerek Felicia Montealegre ile olan uzun ve karmaşık evliliğine odaklanması başta olmak üzere birçok açıdan farklı.Carey Mulligan’ın Montealegre rolündeki ışıltılı performansı kariyerinin en önemli performanslarından biri ve Cooper da başrolde neredeyse aynı derecede etkileyici.

Cooper, Bernstein’ın ne kadar yorucu ve benmerkezci olabileceğini gösteriyor ama film onun maestroya duyduğu derin sevgiyle de parlıyor. (NB)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx